11 Aralık 2014 Perşembe

Röportaj: Irmak Kazuk | 1. Bölüm


Herkesin gelecek için bir hayali ve planı vardır. Bu blog da benim hayalime ve gelecek planlarıma giden yolu açabilecek bir mecra. Her zaman bu blogun fikirlerimi özgürce ifade ederek bir şekilde benim spor basınına girmeme ön ayak olacağına inandım ve geçtiğimiz günlerde uzun zamandır blog için yapmayı düşündüğüm bir şeyi gerçeğe dönüştürdüm. Bu projeyi kısaca açıklamak gerekirse spor medyasından tanınmış bir isimle röportaj gerçekleştirerek, gelecek hedeflerim için ne derece doğru bir yol izlediğimi kontrol etmek. Aynı zamanda ekranlarda özenerek izlediğimiz isimlerle de tanışmış olacaktım. Geçtiğimiz günlerde bu çalışma için harekete geçtim ve sosyal medya üzerinden Ntv Spor'un başarılı spikerlerinden Irmak Kazuk'la iletişim kurdum. Kendisi bu teklifime oldukça pozitif ve samimi bir geri dönüş yapınca da haliyle çok mutlu oldum. Geriye kalan küçük detayları da hallettikten sonra buluşup keyifli sohbetimize start verdik. Umarım okurken siz de bizim kadar zevk alırsınız.

Heh, evet...
-Deneme ses bir, iki... Başlıyoruz.

-Merhaba, nasılsınız?

-İyi sen nasılsın?

-Ben de iyiyim sağ olun. Öncelikle hayatınızdan biraz bahsetmek istiyorum. Nerede doğdunuz, hangi okullara gittiniz? Ben biraz araştırdım fakat sizden dinleyelim.

-1980 Ankara doğumluyum. Ama kütük Düzce'den, Düzceliyiz aslen Çerkesiz. Bilmiyorum belki duymuşsundur Düzce'de Çerkes ve Abaz nüfusu fazladır. Bizim de kökenimiz Çerkes. Zaten ben daha 2 yaşındayken ailem İstanbul'a gelmiş Ankara'dan, babamın işlerinden ötürü. Ondan sonra da aslında büyük oranda İstanbullu denilebilir. Ondan sonra ortaokula Birkan Yetkin Lisesi'nde başladım. İyi bir liseydi, o dönemin ilk özel okullarından bir tanesiydi ve o zamanda fiyatlar şimdiki gibi uçmuş değildi, daha makul çerçevelerde özel okullarda eğitim alabiliyorduk. 3. sınıfın ortasında okulumuz iflas etti, öyle enteresan bir gelişme oldu. Oradan ben Tarabya'da Yeni Yıldız Lisesi'ne geçtim. Sonra da lise 1,2 ve 3'ü okuyup bitirmek üzere Ata Koleji'ne geçtim. Üniversitede de Bilgi Üniversitesi Televizyon Gazeteciliği bölümünü bitirdim. O zamanlar basketbol oynuyordum. Hatta öğrencilik hayatımın büyük bölümünü basketbol belirledi diyebilirim. Çünkü lisede ve üniversitede basketbol bursuyla okudum. Ata Koleji'nde basketbol bursuyla okudum.Aynı şekilde Bilgi Üniversitesi'de o yıllarda ilk defa spora değer veren ve sporculara burs veren bir okuldu. İşte öyle bir hayata giriştik yani.

-Ben zaten basketbola olan ilginizi soracaktım size. Hazır oradan başlamışken devam edelim isterseniz. Basketbolcu olmak gibi bir hayaliniz vardı o zaman?

-Vardı tabii ki. 8-9 yaşımdan 24 yaşıma kadar profesyonel olarak oynadım. İşte en son İTÜ'de A takıma yükseldim. O dönemler biraz daha okul mu basketbol mu, ince çizgilerin geçtiği dönemlerdi. Derken NTV opsiyonu çıkınca, tabi NTV o zaman sadece bir spor servisiydi, şimdiki gibi spor kanalı yoktu fakat prestijli bir kanal olduğunu biliyorduk. Oradan öyle bir fırsat çıkınca ister istemez NTV'ye doğru kaydım. 

-Peki NTV işi nasıl gerçekleşti?

-2001 yılında staja başladım ben NTV'de, 2003'ün başına kadar, yani benim üniversitedeki son senemin başına kadar, staja gittim geldim. Stajyer iken zaten bütün işleri yapıyorsunuz. O dönemde okulda da montaj setini öğreniyorduk, çekimleri öğreniyorduk, neler haber değeri taşır onları öğreniyorduk. İşte 5N1K denilen o piramidi öğreniyorduk. Teoride öğrendiğimiz şeyleri NTV'de pratiğe dönüştürme şansı buldum. Yeri geldi montaj yaptım, yeri geldi habere gittim soru sordum ama staja başladığım günden bu yana bayağı iş gibi gidiyordum. Okuldan çıkıyordum işe gidiyordum ya da işten çıkıp okula gidiyordum, bayağı mesai harcıyordum. Bütün şirketlerde staj sistemi daha az maaşla daha çok iş yaptırmaya da dayandığı için ülkemizde, kapitalist sistemin getirilerinden birisi bu da tabi. Sistem böyle olunca kimse de bana bir şey söyleyemiyordu, ben de kendi önümü görmek istiyordum. Benim de okulu bitirmek için bir proje yapmam gerekiyordu bu nedenle ben 4. sınıfın başında NTV'den ayrıldım. O dönemde de galiba şirketin de stajyerlerle ilgili karşılıklı bir sorunu vardı, tam olarak hatırlamıyorum. Okuldan mezun olduktan sonra benim reklam yazarlığı motivasyonum vardı, çok reklam dersi alıyordum. Okul bitince de bir reklam ajansında staja girdim, metin yazarlığı stajı yaptım. Valla bilmiyorum herkese aynı şeyi mi söylüyorlardı ama beni bayağı bir gazlıyorlardı, kalemin iyi, yaratıcılığın iyi güzel şeyler olabilir, yeteneğin var diyerek. Ama şimdi şöyle bir şey var, yeni bir sektöre girince her şeye baştan başlayacaktım. Her ne kadar yetenekli de olsam, NTV'de yaşadığım o parasız gidip gelme sürecini tekrar baştan herhangi bir reklam ajansında yaşayacaktım. Tam o sırada, ya ne yapacağım ben derken, NTV'den aradılar beni, iş teklifinde bulundular. O dönem bir prodüktör açığı vardı, dediler gel burada prodüktörlük yap, işin biraz daha montaj kısmı, teknik kısmı yani. Ben de iyi dedim, gittim ve başladım. Direkt muhabirlik ve spikerlikle başlamadım yani. Tabi insanlar seni kamera önüne geçmedikçe tanımıyor doğal olarak. Önce bir montaj kısmı, sonra dış haber editörlüğü yaptım, dış haber muhabirliği yaptım. Sonra da işte 3 seneye yakın basketbol ve Galatasaray muhabirliği yaptım ve şimdi de işte içeride program sunuyorum.

-Anlattıklarınıza göre yavaş yavaş yükseldiğinizi söylemek mümkün. Her kademede bulunduğunuzu ve basamakları teker teker çıktığınızı söyleyebiliriz.

-Evet, aynen. Biz Emek(Ege)'le bu anlattığım süreci beraber yaşadık. Beraber iş yapmamızın dışında çok yakın bir arkadaşım. Onunla beraber şimdi staj için gelenlere baktığımızda, gözlemlerimizin bize bir bakış açısı kazandırdığını söyleyebilirim. Kendini beğenmiş bir tavırla söylemiyorum bunu çünkü zaman zaman sorduğunuz sorunun cevabının nereye gidebileceğini bunun yanı sıra yaptığınız haberin montajını ve seslendirmesini yapmak, yayın akışını düzenlemek bana bayağı bir şeyler kazandırdı diyebilirim. Biraz daha yorucu ve motivasyonu sağlaması zordu fakat bir artısı var.

-Eğer işinizi layığıyla yaptığınızı düşünüyorsanız çok fazla mütevazi olmanıza gerek yok bence.

-Ya aslında ben mütevazi bir adamımdır. Ama bizim işi de genelde insanlardan gelen tepkiyle ölçüyorsun. Çünkü iş çok fazla tekrar gerektiriyor, bir de her gün sadece Spor Gecesi'nden bahsediyorsak, zaten en az 1 saat ekrandayız, minimum 1 saat konuşmamız lazım. Yeri geliyor çok fazla aynı şeyleri konuşuyoruz dolayısıyla biz de farklı bir şey yaptığımız zaman onu insanlardan önce hissediyoruz. O daha enteresan bir haz oluyor, tabi insanlardan da geri dönüş almak çok güzel. 

-Tabi yaptığınız işin takdir edilmesi her alanda güzeldir.

-Ya evet öyle hakikaten çok güzel.

-Metin yazarlığı kısmından bahsettik. Hala devam ediyor musunuz haber metinlerini yazmaya?

-Şöyle, o biraz da iş bölümüyle alakalı. Spikerler, sunucular çok fazla metin yazmıyor. Ama mesela şu dönemde ben biraz bir şeyler yazmaya ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Sen de biliyorsundur blogundan, yazdıkça kalem gelişiyor. Ben bir dönem olabildiğince düzenli Ntvspor.net'e yazı yazmaya çalışıyordum. Çok uzun zamandır girip bakmıyorum fakat bundan 2 yıl önce ilk yazdığım yazıyla son yazdığım yazı arasında dağlar kadar fark vardı. Hakikaten öyle bir alışkanlık, öyle bir antrenman olayı var, kalem ve düşünce bakımından.

-Evet, o dönemde ben de takip ediyordum yazdıklarınızı. Hatta bu röportaj için de ilk olarak orada yazan e-posta'ya mail göndermiştim. Tabi o mail ne oldu şimdi bilmiyorum. 

-Sonra mail uzantısı değişti belki ondan ulaşamamış olabilirsin.

-Peki kariyerinizin ilerleyen döneminde köşe yazarlığı düşünüyor musunuz? Özellikle basketbol hakkında?

-Basketbola ilgim daha fazla diyemem şu anda. Her iki alana da(futbol ve basketbol) ilgim eşit. Tabi daha önce basketbol muhabirliğinde bulunmam ki zaten iş yaptığım dönemdeki çoğu oyuncu çok küçüklükten beri arkadaşım, hala bugün görüşüyoruz hepsiyle. Dolayısıyla basketbola karşı hissettiğim şeyler daha fazla ve daha güzel. Ülkede ilginin daha futbola yönelik olması da tabi hep o alanı takip etmeye zorluyor insanı. Ama soruya gelecek olursak evet düşünüyorum. Bir yandan da yazı yazmak için kendimi biraz geliştirmek, pratik yapmak istiyorum. Dediğim gibi güzel şeyler yazdığımda hoşuma da gidiyor. Aslında hiç blog açmadım, bazen düşünüyorum böyle bir şey yapsam mı diye, blog sahibi olmak da bir yandan ciddi mesai ve emek gerektiren bir iş. Yani işten kaçtığım için değil ama şimdi kendi işimde mental olarak bir egzersiz gerektiriyor, onun altından kalkabilir miyim, onu bilemiyorum. Blog olarak değil fakat yazı kısmını yapmak istiyorum.

-Gerçekten ciddi emek isteyen bir iş ve yenilemeyince olmuyor. 


-Yani artık zaten şöyle bir şey oldu, bu her şey için geçerli blog da dahil, her şey sosyal medya ile entegre olmuş durumda. Eğer sadece tutup bloga yazarsanız çok bir manası yok. Yazdığınız yazının sosyal medyada PR'ını yapmanız lazım, insanlara duyurmanız lazım, ilgi çekici şeyler olması lazım. Zaten işin zor kısmı o. Biz de bunu yeni fark ettik. O da şöyle oldu, Spor Gecesi'ne başladığımızda Emek'le beraber dedik ki sosyal medyada bir şeyler yapalım, çünkü programın özelliği interaktif olması, insanlardan soru almamız, onları bir yandan bizimle birlikte hissettirmemiz. Bu nedenle olabildiğince samimi olmaya çalışıyoruz, işte sosyal medyada bu işin yönetimini yaparken, ben her sabah 11'de kalkıyorum, 11'den 3'e kadar evde kafa yoruyorum. 3'te Emek'le buluşuyoruz, 3'ten 6'ya kadar onunla bununla ilgili konuşuyoruz. 6'da yayına gidiyoruz. İnanılmaz yorucu bir iş hakikaten. Bazılarının kafasında sosyal medya ne olacak 2 fotoğraf koyarsın 2 tweet atarsın tamam da bir işi hakkıyla yapmak istiyorsanız, çok ciddi kafa yormanız gerekiyor. Blog da bununla alakalı bir iş, eğer yazıyorsanız biraz da sosyal medyadan yürütmeniz lazım.



-Artık her şey dediğiniz gibi sosyal medyadan yürüyor. Peki şöyle diyebilir miyiz; Twitter blogları öldürdü mü? Yani onların aktifliğini bitirdi mi? 140 karakter olmasına rağmen sonuçta herkes düşüncülerini daha kolay bir şekilde beyan edebiliyor. Ne düşünüyorsunuz?

-Evet, biraz baltalıyor diyebiliriz. Aslında Twitter, internet, sosyal medya bunlar hep insanın hayatını kolaylaştırmak için var. Sonuçta Twitter da blog takip edenlerin hayatını kolaylaştırıyor. İyi bir sosyal medya kullanımıyla blogları aktif kılmak mümkün bence. Ama dediğim gibi blog ciddi emek isteyen bir iş oradan ciddi bir kazanç olması gerekiyor ki diğer işinin önüne geçip ona ciddi zaman ayırabilesin.

-Kesinlikle katılıyorum size. Peki şöyle bir soru sorayım, güncel futbol ve basketbola geçmeden önce. Siz muhabirlik de yaptınız, spikerlik de yapıyorsunuz halen. Hangisini tercih edersiniz? Muhabirlik mi spikerlik mi?

-O biraz ne istediğinizle alakalı ama şimdi ikisinin de farklı avantajları var. Şimdi muhabirlik dışarıdan inanılmaz güzel gözüken bir şey. Evet çok güzel tarafları var, dünyayı gezebiliyorsunuz mesela en basit ve güzel örneği. Ben çok yere gittim fakat sonuçta iş için gidiyorsunuz, hiçbir zaman tatil için gittiğin gibi olmuyor tabi ki. Herkesin görmek istediği, tanışmak istediği insanlarla konuşuyorsun, sürekli onlarla temas halindesin ve hatta belki onlarla aran iyi oluyor. Bunlar muhabirliğin cezbedici tarafları. Göz önünde de oluyorsunuz bir nevi ama senin hayatından çok götüren şeyler bunlar. Hele ki Ntv Spor, Lig Tv gibi spor kanallarında muhabirlik yapıyorsanız 7/24 tetikte olmanız gerekiyor. Misal ben gece 10'da yorgun argın eve gelip, 11 buçukta yatağa girip yarım saat sonra gelen bir telefonla apar topar kalkıp evden çıktığımı hatırlıyorum. Yani bu tip çok örnek var. Mesela 2 sene önce evlendim, yurt dışında evlendik, geldik. Bir gün sonra 15 gün Antalya'ya kampa gittim. Antalya'dan döndüm, 1 gün sonra İtalya'ya gittim 1 haftalığına. Bunlar çok kolay şeyler değil, ciddi özveri gerektiren şeyler. Sunuculuk kısmı da tabi göz önünde bulunduğun için daha prestijli. Onda da nasıl bir iş yaptığına bağlı, sunuculuk kısmından yürüyecek olursak. Hani haber sunmak pek bir şey ifade etmiyor benim için. Spor Gecesi de bir anlamda öyle değil mi diyebilirsin ama orası biraz daha serbest bir alan bizim için. Biraz daha istediğimiz yorumu yapabiliyoruz, tabi ki belli sınırlarımız var. İstediğimiz işi orada sergileyebiliyoruz, rahatız, orada daha bir özgürüz ama tutup 5-10 dakikalık bülteni prompterdan okumaktansa benim kendi duyduğum haz açısından Spor Gecesi tarzı bir program, bu tarz bir yayıncılık daha iyi.

-Önceki söylediklerinize bağlı olarak bir soru yönelteyim o zaman. NTV spor servisinin, kendi başına bir spor kanalı olma sürecinde bulunuyordunuz değil mi?

-Evet bulunuyordum.

-Peki bu süreç sizi heyecanlandırmış mıydı? Aslında Ntv Spor bir anlamda devrim oldu diyebilir miyiz spor kanalları açısından? Yanlış hatırlamıyorsam bir tek Lig Tv vardı o dönemlerde spor yayıncılığı yapan.

-Evet, o dönem hepimizin bir heyecanı vardı. Ben ilk NTV'de spor servisine girdiğim zamanlar Lig Tv bile yoktu. Sadece CNN Türk vardı, onlar çok iyi bir atılım yapıp iddialı bir kadro kurmuşlardı, iyi de habercilik yapıyorlardı. Zaten CNN Global dünya çapında güçlü bir habercilik markası. Onun peşinden gitme yönünde bayağı bir istekliydiler. Soru neydi ya bu arada? (Gülüyoruz.)

-Ntv Spor'un başlangıç dönemindeki düşünceleriniz ve hisleriniz nelerdi?

-İlk başta sadece konuşuluyordu, Fuat(Akdağ) abi bize bahsediyordu böyle bir projeden. Hatta dönem dönem bana ya da diğer arkadaşlara başka kanallardan gelen teklifler oldu, bunun üzerine Fuat abi bize şöyle demişti: "Bizi bir tren olarak düşün, hepimiz bir vagonu temsil ediyoruz ve sen bu vagonlarda bizimle birliktesin. Bu trenin çok uzun bir yolu var, biz Türkiye'de spor yayıncılığında güçlü bir şey yapacağız, bir devrim yapmayı planlıyoruz." şeklinde konuşup beni ikna etmişti açıkçası. Zaten Fuat Akdağ sektörün en önemli isimlerinden birisi, diğerlerine de haksızlık yapmak istemem tabi ama hem bana kattıkları açısından hem de bana verdiği fırsatlardan ötürü benim için çok önemli bir insan. Şimdi öyle bir fikir ortaya atılınca insan ister istemez heyecan duyuyor. Çünkü kanalın büyümesi demek hepimize daha fazla iş imkanı olacağı anlamını taşıyordu. Biz NTV spor servisinde her saat başı 5 veya 10'ar dakikalık bültenler hazırlarken Ntv Spor'da 24 saati kapsayacak bir yayıncılık yapmamız gerekiyordu. Tabi bunun için ciddi mesai ve emek ihtiyacı var, daha fazla insana ihtiyaç var. O da bizim önümüzün açılması anlamına geliyordu, NTV spor servisinde iken de belki aynı hedeflerimiz mevcuttu ama yaptığımız 2-3 tane program vardı, onlardan da bir tanesini Murat Kosova, bir diğerini Okay Karacan, öbürünü Serkan Korkmaz, bir diğerini de Fuat Akdağ sunuyordu. Şimdi hal böyle olunca sen nasıl bu ustaların arasına girip onları kesebilirsin ki? Öyle bir dünya yok fakat iş alanı daha çeşitli olunca bizim için önemli bir fırsat oldu.

-Tabi kanaldaki herkes için de ekrana çıkma şansı artmış oluyordu böylece. 

-Böyle olunca da bu fikir hepimizi heyecanlandırdı. Bizim için ekran önüne geçme şansı ama atıyorum prodüktör bir arkadaşımız için yönetmen olma şansı, yönetmen olan bir arkadaşımız için de program müdürü olma şansı. Hepimize farklı imkanlar doğurdu. Bir de bizim ekipte her zaman bir heyecan vardı, zaten NTV Spor'un oluşumunda bulunan o NTV spor servisinden gelen çekirdek ekibimizle aile gibiyiz ve o aile gibi bu işi başarabilmek düşüncesi bile harika bence.

-Evet, zaten bu bir takım oyunu. Bu yönüyle de futbola ya da basketbola çok benziyor. Herkes işini layığıyla yapınca ortaya güzel şeyler çıkıyor, Ntv Spor gibi. Benim için Ntv Spor gayet doyurucu bir spor kanalı diyebilirim. Hiçbir abartma olmadan diğer kanallardan çok daha önde olduğunu söyleyebilirim benim için. Peki 2010 Basketbol Milli Takım muhabirlik döneminizden "Denemeden Olmaz"a kadar gelen süreci kısaca özetleyebilir misiniz?

-2010 Dünya Şampiyonası dönemi enteresandı tabi, sadece benim için değil, tüm takım için hatta masöründen, federasyon görevlisine kadar herkes için çok özeldi, çok farklı bir enerji vardı. Hala daha geçen günlerde Kerem(Tunçeri)'le, Hidayet'le Twitter üzerinden mesajlaştık, yine Dünya Kupası üzerine, unutulmaz bir anıydı herkes için, ülkemiz için de. Ya insanlar askerlik için böyle derler, ben de yaptım askerliği, orada da güzel dostlarım oldu, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası da askerlik gibi oldu benim için. O 1 ayı omuz omuza geçirdiğimiz bütün ekip nerede, ne zaman karşılaşırsak sanki dün gibi mutlaka oturup konuşuyoruz o zamanları. Mesela geçen gün, o zamanlar Milli Takım kondisyonerliği yapan Ozan Şirikçi var, dün yine Kanyon'da karşılaştık onunla tesadüfen. Oturduk 1 saat boyunca konuştuk sanki aradan hiç zaman geçmemiş gibi. İşte 2010'dan sonra aslında çok fazla basketbolla devam etmedim, 2 senelik Galatasaray muhabirliği dönemim var o arada. Şirket içerisindeki şartlar öyle gerektirdi biraz da, işte Galatasaray muhabirliği sonrası da geçen senenin başıydı galiba, muhabirken ben biraz daha program üzerine bir şeyler yapmak istediğimi şirketle konuştum. Onlarda tamam dediler, hep beraber bir fikir düşünelim, neden olmasın dediler.


-Anladığım kadarıyla sizin isteğiniz üzerine gerçekleşmiş bu proje, değil mi?

-Bizim sektör öyle, yani senin kendin konuşman lazım. Yoksa kimse gelip sana herhangi bir şey söylemez. O iş öyle, bizim şirkete özel bir durum değildir o. Daha sonra şirkette Yener diye bir arkadaşım var onunla konuştuk, biraz bakındık. O bir format gördü, galiba Eurosport'taydı, tam olimpiyat öncesiydi program. Tabi orada daha farklı bir şeyler yapıyorlardı, olimpik sporlara dair insanları bilinçlendirmek ve onları olimpiyatlar hakkında bilgilendirmek amaçlıydı. İzledik o programı, dedik ki biz bunu yapabilir miyiz? Tamam yaparız dedik. Sonra Fuat abiye gittik sunduk, tabi Fuat abi bu fikri havada kaptı. Bu tarz bir programı Türk spor medyasında birisi yapacaksa bunu kesinlikle senin yapman lazım dedi bana. Hem spor geçmişin var, samimisin, doğalsın ve olabildiğince enerjini yüksek tutmaya çalışıyorsun dedi. Öyle başlamış olduk "Denemeden Olmaz"a. Gerçi şimdi bir ara vermiş durumdayız ama tekrar başlamayı planlıyoruz.

-Ben de yanılmıyorsam 2-3 hafta önce Ntv Spor'da bir bölüm gördüm, acaba yeni bölüm mü diye düşündüm ama ara verdiğinizi de biliyordum.

-Şöyle aslında bu sene başında başladık, 6-7 bölüm çektik. Biraz renklendirmek için işin içine daha tanıdık yüzleri de katalım dedik. İşte Emre Karayel'le, Manga'dan Ferman Akgül'le, Yüksek Sadakat'in eski vokalistlerinden Kenan Vural'la yaptık. Başka kiminle yaptık ya?

-Ceza'yla olan bir bölüm vardı sanki?

-Evet evet, Ceza, Sinan Güler ve Muratcan Güler'le. Çok efsane bir bölüm olmuştu. Dönüp baktığımızda güzel şeyler yapmışız diyebiliyorum ama onları organize etmek de çok kolay değil. Zaten işin içinden çıkamayacağımızı biraz hissedip "pause" tuşuna basmıştık, şimdi yine başlayacağız fakat ne yapacağımızı tam bilemiyoruz, yapacağız bir şeyler.

-Anladım. Peki kariyerinizi bundan sonra nasıl yönlendirmeyi düşünüyorsunuz? Bir hayaliniz var mı? 

-Ya ben hayatımda hiç uzun vadeli hayaller kurmadım, bu tamamen karakteristik bir şey. Hep önüme bir şans geldi, onu en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştım, başka bir kapı açıldı, aynı şekilde onun için çalıştım. 3-4 kapı sonrasını kafamda pek fazla tasarlamıyorum ama Spor Gecesi'ndeki özgürlüğümüzden de yola çıkarak zaman zaman programı, Emek'le de bunu konuştuk, büyütme motivasyonuna gelmiyor değilim. Böyle tabi ki Jimmy Fallon, Beyaz Show tarzı değil fakat biraz oralardan bir şeyler alarak biraz da biz üstüne ekleyerek değişik bir format oluştumak. Bunu hayal olarak söylüyorum tabi çünkü Türkiye'de yeni bir şeyler oluşturmak için çok profesyonel bir ekiple çalışmak gerekiyor, şartlar biraz zorluyor. Onun için buna hedeften daha ziyade hayal diyebiliriz. Daha gerçekçi olmak lazım.

Keyifli sohbetimiz oldukça uzun olduğu için 2 bölüm olarak yayınlamaya karar verdim. 2. Bölüm için takipte kalın. Pek yakında burada!


2 yorum:

  1. Ben ki spor basınıyla zerre kadar alakam olmamasına rağmen sonuna kadar zevkle okudum röportajının birinci kısmını. Ikinci kısmını da merak ettim doğrusu! Tebrik ederim Efe Can :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Zevkle okuduysan ne mutlu bana! Çok teşekkür ederim Serra :)

      Sil