6 Ekim 2015 Salı

Zorunda olmak


İnsanlar karakterlerine uygun hayatlar sürdürebilmek için çabalarlar. Aslında bu çaba boşunadır, çünkü yaşam herkesin ait olduğu yeri belirlemiş. Bazı karakterler, bazı yerlerde bulunmak zorundalar. Bunun için yaratılmışlar demek çok yanlış olmaz.

Başarılarla dolu Dortmund kariyerinin sona ermesiyle beraber Jürgen Klopp'un bir sonraki durağının Premier Lig olması bekleniyordu. Özellikle Brendan Rodgers yönetiminde işlerin iyi gitmediği Liverpool'un takım-taraftar ikilisi Klopp için oldukça uygun bir ortamdı. Hatta, henüz Rodgers görevini sürdürürken bile Anfield tribünleri, Alman teknik adamın ismini söylüyordu. 

Geçtiğimiz hafta sonu Merseyside derbisinde alından beraberliğin ardından Brendan Rodgers ve Liverpool'un yolları ayrıldı. Boşta kalan menajerlik koltuğunun en güçlü adayı ise taraftarın şiddetle istediği Jürgen Klopp'tu.

Çünkü Klopp'un olmak zorunda olduğu yer Liverpool. Büyülü "takım-menajer-taraftar" üçlüsünün buluşmak zorunda olduğu yer Liverpool. Tıpkı Dortmund'un da zorunda olduğu gibi. 

Belki başarılı olamayacak Klopp, fakat orada bulunmak zorunda. O istemese bile hayatın kırılma noktaları bir şekilde onu Liverpool denizine götürecektir. 


20 Mart 2015 Cuma

Röportaj: Onur Tuğrul


Blogu daha önce okuyanlar, blogu açma amacımı ve gelecek planlarımı az çok bilirler. Bilmeyenler için de kısaca açıklayayım: Spor medyasında bulunmak. Spor haberciliği denince akla gelen en önemli kanallardan birisi olan Ntv Spor'un genç ve başarılı muhabiri Onur Tuğrul ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Benim için çok özel ve faydalı bir buluşma oldu. Hayallerimi süsleyen Ntv Spor'u da ziyaret etme şansı da buldum. Umarım siz de okurken keyif alırsınız, iyi okumalar.

-Merhaba.
+Merhaba.

-İlk olarak geçmişinizle başlamak istiyorum. Zaten bu konu hakkında internet ortamında pek fazla bilgi yok. Hayatınızdan bahsederek başlayalım.
+1987 İstanbul doğumluyum, Pendik'te doğdum, büyüdüm. Liseyi Maltepe Anadolu Lisesi'nde okudum, sonrasında İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitirdim. Doğuş Yayın Grubu'ndaki 6.senemdeyim.

-NTV'ye giriş hikayenizi anlatır mısınız?
+Aynı üniversiteden bir arkadaşım var, Berk Göl. O da şu an burada çalışıyor, hikayenin sonundan spoiler vereyim. O spor hastası, NBA hastası hatta. O zaman öyleydi gerçi şimdi işi dolayısıyla pek zamanı kalmıyor. Ben de kültür-sanat kısmına hevesliyim. Üniversitenin de sondan bir önceki senesi. İşte sürekli olarak Murat Kosova ve Kaan Kural'ın programı ne kadar güzel diye onlardan bahsediyor. Ben de Yekta Kopan, Okan Bayülgen vs. NTV'de yaptığı kültür-sanat programlarından konuşuyorum. Oldukça entelektüel seviyesi yüksek bir marka olarak gözüküyor bize NTV, ki gerçekten öyle. Biz de dedik ki "Ya gidelim konuşalım, bizden iyisini mi bulacaklar?". O da aynı şekilde gaza geldi, ben de gaza geldim. Birbirimizi gaza getirdik. Dedik ki o zaman sabah 10'da buluşalım Mecidiyeköy'de. O okuldan gelecekti, CV'leri çıkarttı. Siyah gömlek, kot pantolon, tabi o zamanlar takım elbise kullanmıyoruz, öyle bir ihtiyacımız yok. Neyse atladık, Maslak'taki eski NTV binasına gittik. Şirketin kapısından girdik, turnikelerin oradan geçemedik tabi ki. Güvenlik "Nereye gidiyorsunuz siz?" dedi, bizde insan kaynaklarıyla görüşmek istediğimizi söyledik. "Randevunuz var mı?" dedi, tabi ki randevumuz yok, e o zaman giremezsiniz dedi ve almadı bizi içeri. Bizde, abi görüşmemiz lazım işte böyle bir durum var, diye olayı anlattık. Durun tamam ben bir insan kaynaklarını arayayım dedi. Aradı, şu an müsait değillermiş, biraz bekleyin isterseniz dediler. Biz zaten sırt çantalarımızla gelmişiz beklemeye hazır bir şekilde, iyi dedik bekleyelim.

Aradan bir saat geçti, toplantıya girdiler, bir saat daha geçti, yemeğe gittiler, yeniden toplantıya girdiler. Bizi atlatıyorlar yani. Çünkü belki de başlarına sürekli böyle şeyler geliyor. Biz sabah 11'den akşam 6'ya kadar bekledik neredeyse, mesai çıkışına kadar bekledik. En sonunda dediler ki, tamam insan kaynaklarından birisiyle görüştüreceğiz sizi. Ne istiyorsunuz diye sordular, biz de burada staj yapmak istiyoruz dedik. Kaç kişiniz? İki kişiyiz. Sadece kendiniz için mi istiyorsunuz? Evet. Tamam, size bir mail adresi vereceğiz, ama bu adresi kimseye vermeyin. Tamam dedik ancak mail adresi çok genel duruyordu. Havuz mailiydi. Yani bizi atlattılar.

Biz de oraya CV'mizi attık ama pek umudumuz yok. Sonra farklı bir fikir düşünmeye başladık stajı almak için. 1-2 gün düşündük taşındık, dedik ki bir blog açalım ve buraya NTV bizi niye alsın, biz NTV'yi neden tercih ediyoruz hakkında yazılar yazalım. Blogu açtık, birer ikişer yazılar da yazdık. Blogun adı da ntvbizialsin.blogspot.com. O blog şu an aktif olarak duruyor. O blogu da mail adresine gönderdik. Biz geçen gün kapının önünde akşama kadar bekleyen çocuklarız, CV'mizi de atmıştık, böyle bir blog da yazıyoruz, takip ederseniz seviniriz dedik. Takip etmişler, sağ olsunlar. 3 gün sonra da maille çağırdılar bizi mülakat için. Ondan 1 hafta sonra da staj görüşmesine gittik. 30 kişi kadar bir kalabalık vardı orada da. Beklerken insan kaynaklarından birisi gelip, 30 kişinin içinde, Onur ve Berk kim dedi. Onlar öyle deyince bizim öz güvenimiz de tavan yaptı zaten. Mülakat da çok güzel geçti, 1 hafta sonrasında staja kabul edildik. Ben kültür-sanata, Berk'te spora.

Biz staja kabul edildik ancak stajlarımız başlamadan bize dediler ki tam 2 kişinin yapabileceği kurumsal iletişimde bir pozisyon boşaldı, çalışmak ister misiniz? Staj değil, direkt iş imkanı verdiler yani. Tabi ki kabul ederiz dedik biz de, öğrenciyiz zaten. Bu şekilde NTV'ye girmiş olduk, 6 sene önceki hikaye bu.

-Gerçekten etkileyici bir hikaye. Sonrasında Ntv Spor'a geçişiniz nasıl oldu?
+İlk olarak seyirci telefonlarına bakıyorduk, izleyici maillerine cevap veriyorduk, hatta hala şu dizi başlıyor mu diye mailler geliyor bana. (Gülüyoruz.) Bir sene bu işi yaptım, okuldan ötürü akşam çalıştım. Mezun olduktan sonra gündüz çalışmaya başladım. Cnbc-e'de kurumsal iletişimde çalıştım, bir süre sonra sen Ntv Spor'un kurumsal iletişimini yaparsın dediler oraya geçtim. Orada işin tanımı sürekli değişti, kurumsal iletişim, marka iletişim oldu, basınla iletişim oldu. En son sponsorluklarla ilgileniyordum, mesela bir etkinlik oluyor, orada Ntv Spor markasını görüyorsunuz ya, onlarla ben ilgileniyordum o zamanlar.

3 Temmuz döneminde işler o kadar yoğundu ki muhabir yetmiyordu. Kurumsal iletişimde çalıştığım dönem ben de birkaç muhabirlik deneyimi yaşadım. Misal Edgar Davids ve Luis Figo'yla röportaj yaptım, Chelsea başkanı Bruce Buck'la röportaj yaptım. Böyle birkaç işin ardından Ercan Taner'le birlikte okuma çalışmaları yapmaya başladık. Zaten benimde haber seslendirme, dublaja  hevesim vardı önceden. 1-2 kez beraber çalıştık, ben okudum işte o da bana güzel tüyolar verdi. Bir kitap önerdi, onu okudum, sonra tekrar çalıştık. Bir süre sonra Ercan Abi dedi ki sana bir radyo programı yaptıralım. Ntv Spor Radyo vardı o zaman, bana bir proje bul getir, bu programı yapalım dedi. Tamam dedim, sonra yine yakın arkadaşım olan Berk'le görüştüm, dedim ki böyle bir proje var, seninle yapmak istiyorum bu işi. Konuşmanın akşamında Berk'le buluştuk, bir proje metni hazırladık. Sosyal medya-Spor Online gibi bir şeydi. Sosyal medya üzerinden aktif olan bir radyo  programı yaptık. Ercan Abi de beğendi, başladık. Yaklaşık 2-3 ay kadar sürdü program. Sonra program devam etmedi, edemedi, çeşitli sebeplerden ötürü. Zaten sonra radyo kapandı.

Bu arada benim kurumsal iletişimdeki görevim hala devam ediyor. Bir sabah Fuat Abi(Akdağ) Spor Servisi yayınına gidiyor, benim masamın yanından geçerken ben de, "Abi, iyi yayınlar!" dedim, bir dakika gel dedi. Ne oldu abi dedim, seni haber masasına alıp muhabir yapmayı düşünüyorum dedi. Şimdi tamamen farklı bir branş, ben iletişim,işletme okudum o yüzden kurumsal iletişim bana çok yabancı değil. Fakat haber tarafı, muhabirlik, o dönem ufak ufak yapmama rağmen alışkın olduğum bir şey değil. Sağ olsunlar beğenmişler muhabirlik performansımı, böyle bir teklif sundular. Ben de tamam dedim abi sana 1 saat içinde haber vereceğim. Teklifi kabul ettim, böylece bu maceraya başlamış oldum. Yaklaşık 3 senedir muhabirlik yapıyorum, iki senedir joker muhabirlik yapıyordum, bu senenin başından itibaren de Fenerbahçe muhabirliği.

-Ciddi anlamda ilham verici bir hikayeniz var. Bu arada Ntvspor.net'te birkaç yazınız var?
+Onlar hep muhabirlik dönemi sonrası yazdığım yazılar.

-Spora hiç ilginiz yok muydu?
+Tabi ki vardı. İşte spor, müzik, tiyatro, sinema bunlar esas ilgi alanlarım. Spora da her zaman çok ilgiliydim ama yapmak istediğim iş öncelikli olarak sanat alanındaydı. Hala müzisyenlik yapıyorum zaten. Yola çıkarken ilk hedefim kültür-sanattı fakat şu an işimi çok seviyorum yani hiçbir şikayetim yok. Spor, özellikle de futbol gece gündüz takip ettiğim bir alandı zaten her zaman.

-Daha önce hiç spor yaptınız mı?
+Normal futbol oynadım herkes gibi. Lisede basketbol takımına sadece boyum uzun diye aldılar, rezalet bir deneyimdi. Sonra zaten hemen çıktım, beni 2 ders boyunca pivot hareketlerine çalıştırdılar. Abi bunları nasıl kullanacağız maçta dedim, kullanamadık zaten. Ben de çıktım takımdan. İzlemeyi daha çok severim, futbol konusunda iyiydim gerçi. Öyle diyorlardı en azından ama bir yere varmadı tabi.

-Bu soruyla beraber sizin mevcut işiniz hakkında birkaç soru sormaya başlayacağım. Fenerbahçe muhabirliği, sürekli takımla birlikte olmak, bu camiayla yatıp bu camiayla kalkıyorsunuz, adeta bir taraftar gibi. Nasıl bir duygu bu?
+Takımda neler oluyor, kim ne zaman sakatlanmıştı, kim ne zaman oynadı, onların hepsine hakim oluyorsun. Şimdi bana deseler ki abi yayında bir boşluk var, çık yarım saat sadece Fenerbahçe'yi anlat, çok rahat anlatırım. Çünkü sürekli takımla birliktesin, hayatının odağında sürekli Fenerbahçe var. Özellikle derbilerden önce işte kim oynayacak kim oynamayacak, Caner var mı Emenike var mı, gece rüyanda bile Caner'i Emenike'yi görüyorsun.(Gülüyoruz.) Bir konuya hakim olmak, uzmanlaşmaya çalışmak çok büyük avantaj. Joker muhabirliği yaparken o daha düzensiz bir işti, çünkü ne zaman ne çıkacağı belli olmuyor. Şimdi en azından biliyorum ki Fenerbahçe'nin maçı Pazar günü, ben 1 gün öncesinden deplasmana gideceğim ya da sonraki hafta derbi var. O yüzden bu hafta çok fazla dışarı çıkmayayım, evde oturayım, biraz daha çalışayım, şunları arayayım. Sürekli böyle bir plan yapıyorsun ve bu işin izni yok. Özellikle takım muhabirliği yapıyorsan her gün televizyonda haber olmak zorunda. Kulüp devam ettikçe, kanal devam ettikçe bu haberler olmak zorunda ve bunu sen yapmak zorundasın. Başkasından değil, senden bekliyorlar. Sabah bir haber yapacaksın, akşama bir haber yapacaksın, en azından sakatların durumu ne onları yazacaksın; ki Fenerbahçe çok hareketli bir camia.


-Evet, Fenerbahçe olması da en zoru aslında.
+Fenerbahçe sanırım en zoru. Tüm takımların muhabirliğini yaptım ve Fenerbahçe biraz daha kapalı bir camia. O yüzden diğerlerine göre zorluk seviyesi biraz daha yüksek diyebilirim.

-Peki habere nasıl ulaşıyorsunuz? Atıyorum kulübün iletişim sorumlusundan mı alıyorsunuz tüm haberleri? Başka kaynaklarınız var mı?
+Çok basit haberlerde kulübün iletişim sorumlusuyla iletişime geçiyorsun. İşte antrenman ne zaman ya da takım kaçta deplasmana gidecek, oyuncunun sakatlığı ne durumda gibi bilgileri onlar veriyorlar. Kulübün basın sorumlusundan tüm bunları öğrenebiliyoruz ama transfer döneminde hiç öyle değil. Transfer döneminde herhangi bir haberi kulüpten almaya imkan yok. Resmi olarak açıklanmadığı sürece tabi. Oyuncunun menajerini bulman lazım, bazen babasını ya da takım arkadaşını buluyorsun, onunla bu şekilde iletişime geçiyorsun. Yurt dışından bir kaynak bulmak ise daha zor. Mesela bu yaz Dzeko mevzusunda Manchester City başkanına kadar aradım yani, öyle söyleyeyim.(Gülüyoruz.) Sürekli bu tarz birilerini bulman gerek ve özellikle Ntv Spor'da tamamen doğrulatmadan hiçbir haberi veremezsin. Hem kurumun imajı açısından hem de kendi imajın açısından çok önemli. Çünkü, benim gördüğüm kadarıyla, insanlar Ntv Spor haberi verdiyse doğrudur, vermediyse henüz bitmemiş ya da hiç böyle bir şey yoktur diyorlar. Haberi tam doğrulatmak için de birçok kaynağı arayıp teyit ettirmen lazım. O nedenle hiçbir zaman tek bir kaynaktan hareketle bir şeyler yazamıyorsun.


-Ben de aktüel bir spor takipçisi olarak bu konular hakkında en güvendiğim kaynağın Ntv Spor olduğunu söylemeliyim. Başka bir kaynakta gördüğüm haberi sizde göremezsem görene kadar bekliyorum.
+Dedikodu haberi de hemen veremiyorsun çünkü Fenerbahçe'yle bir sürü oyuncunun ismi anılıyor. Onunla ilgili ciddi bir bilgimiz yoksa onu yazmıyoruz, Fenerbahçe şununla ilgileniyor diye. Biz yazıyorsak gerçekten ilgilenmişler demektir.

-O zaman Dzeko'yla ilgilendi mi Fenerbahçe?
+Belli bir zaman kulüp araştırmış fakat teklif yapmadan bu konu kapatılmış.

-Biraz Fenerbahçe'yle bağlantılı olarak ülke futboluna gelelim istiyorum. Futbolumuzun geleceği parlak mı? Futbolumuzu yönetenler hakkında ne düşünüyorsunuz?
+Bence günlük değişiyor bu sorunun cevabı. İşte 2000'lerde de çok farklı yönetilmiyordu futbolumuz ama o zaman çok iyi jenerasyon yakalandı, Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası'nda başarılar, UEFA Kupası ve Süper Kupa zaferleri. O zamanlarda da şimdikinden farklı yönetildiğini düşünmüyorum. Biraz tesadüfi gidiyoruz ülke futbolu olarak, bu işin sistematiğini biraz oturtabilirsek iyi yerlere gelebiliriz. Çünkü insan kaynağımız özellikle bu işe hevesimiz çok iyi durumda. Ülke olarak sporu seviyoruz, daha iyi günler bizi bekliyor bence. Karamsar değilim bu konuda. Herkes biraz daha elini taşın altına koymaya çalışıyor diye düşünüyorum.

-Peki Fenerbahçe muhabiri olarak takımın geleceğini nasıl görüyorsunuz? 4. yıldızın alınamaması durumunda neler olabilir? Özellikle Galatasaray'a kaptırılması durumunda?
+Fenerbahçe 2 kez son dakikada şampiyonluğu kaybetti, 4-5 gün konuştuk bitti. Ondan bir sonraki sezon yine şampiyonluğa oynadı Fenerbahçe. O yüzden Fenerbahçe bu sezon şampiyonluğu kaybedebilir, kazanabilir ama seneye yine biliyoruz ki şampiyonluğa oynayacak. Tüm büyük takımlar gibi.

-Bu arada sizce 4. yıldızın önemi nedir?
+Bence biraz sembolik, hatta bir pazarlama aracı 4. yıldız. Tabi ki Fenerbahçe de Galatasaray da önce takmak istiyorlar evet, oldukça ciddi bir yarış ama takamayan takım için dünyanın sonu olmayacak. Önümüzdeki sezon Fenerbahçe, Avrupa'ya dönecek, o zaman takımın seviyesi biraz daha yükselecek. Artık Fenerbahçe'yi her türlü daha güzel günlerin beklediğini düşünüyorum çünkü kulüp tarihinin en zor dönemleri geride kaldı. Daha iyiye gideceğinden eminim.

-Evet, Fenerbahçe hakkındaki soruları tamamladık. Şimdi biraz mesleğiniz dışında günlük hayatınızdan bahsetmek istiyorum. Mesela müziğe olan ilginizden başlayalım. Gitar çaldığınızı biliyorum, sosyal medya hesabınızdan. Bu konuyu biraz açabilirsiniz.
+Sanatla her zaman ilgilendim, ilkokuldan üniversiteye kadar tiyatroyla ilgilendim. Ortaokulda bir ara resme merak sardım, kara kalem resim kursları aldım. Hatta tiyatroda biraz daha ileri gitme düşüncem de vardı fakat o zaman müzik daha ağır bastı. Üniversiteden itibaren müzik işine ağırlık verdim. Asit diye bir grubumuz var, hareketlendirmeye çalışıyoruz. Beste grubu, dinleyebilirler internetten, kendi şarkılarımızı yapıyoruz. Ben o grupta bas gitar çalıyorum. Sonra şirkette bizim İsmail Şenol'un sesi çok güzeldir ve sahnesi de iyidir. Bir grup kurduk, yeni bas gitara başlamış bir arkadaşımız vardı o zaman, o bas çalsın diye ben elektro gitar dersi de almıştım, ben de onu çalmaya başladım. Bu arada evde 6 tane gitar var. Bas gitar, klasik gitar, elektro gitar, akustik hepsinden var. Evde sürekli elimde gitar, bir yandan da telefonla birilerini arıyorum, haber almaya çalışıyorum, öyle bir durumdayım.(Gülüyoruz.)

-Yoğun bir iş hayatınız var ancak hobileriniz vardır mutlaka. Hobileriniz nelerdir?
+Olabildiğince konserleri takip etmeye çalışıyorum, kurumsal iletişimdeyken daha rahat oluyordu çünkü bir düzenim vardı. Şimdi gece Spor Gecesi'ne bağlantı oluyor, gündüz bağlantı oluyor, sinemaya gitmek bile benim için çok zor. Bu yüzden filmleri daha çok evde izlemeyi tercih ediyorum. Tiyatroya gitmek de çok zor, tiyatroya girmeden önce kanalı mutlaka arıyorum, ben şimdi tiyatroya gireceğim, telefonumu sessize alıyorum sadece titreşimi açık. Çok acil bir şey olursa arayın beni yoksa hani son durum budur diye önceden haberi giriyorum. Tiyatro ya da sinemaya girmeden tüm bu işleri halletmeye çalışıyorum ki sadece acil durumlarda harekete geçeyim diye. Birkaç sefer de sinemadan çıkmışlığım vardır. Fakat en belirgin hobim müzik. Hatta yaz iznimi Belçika'daki Rock Werchter Festivali'nde kullanmak istiyorum. Uçak biletimi de aldım, inşallah hiçbir şeye denk gelmeyecek, tam ligle kamp arasındaki takvimde gidebilirim diye umuyorum. Transferle ilgili bir durum olursa tabi ki iş daha önemli, iptal de edebilirim. Bir risk aldım bakalım.(Gülüyoruz.)

-Tabi sizin işinizde bir plan yapmak her zaman risk.
+Mesela 2 gün sonra en yakın arkadaşının doğum günü var, gidecek misin deseler, kesin cevap veremem.

-Çok enteresan, güzel bir hayat aslında ama içinde bulunduğunuz düzensizlik de rahatsızlık verici. Her an her şey olabilir.
+Evet, bir izin günüm yok mesela. İzin gününde de haber yapmak zorundasın. Sadece o gün şirkete gelmiyorsun.

-İşinizden memnuniyetinizi dile getirmiştiniz, peki şirkette iyi anlaştığınız kişiler var mı?
+İşte İsmail'le grubumuz vardı mesela, İsmail'le aramız iyidir. Herkesle aram iyi aslında, şimdi birinin ismini versem diğeriyle aran iyi değil mi gibi olacak. Aslında Ntv Spor aile gibidir, yeni gelen birisi de o yapıya girmekte zorlanır, çabuk adapte olamaz. Girdiğinde çıkması da zor, biraz mafya gibi.(Gülüyoruz.) Girmesi kolay çıkması zor. Herkesin herkesle arası iyidir yani, biz muhabirler olarak buraya az uğruyoruz ama az uğradığımız zaman da şirkette vakit geçiriyoruz. Muhabbet ediyoruz, bazen yeni bir haber çıkartıyoruz, burada da oldukça zaman geçiriyorum. Hakikaten bir aile gibiyiz diyebilirim.

-Tabi sizin diğer Fenerbahçe muhabirleriyle de bir bağınız oluyor ister istemez.
+Takım muhabirleri de kendi içlerinde birer aile. Deplasmana aynı uçakta gidiyorsunuz, aynı otelde kalıyorsunuz, idman çıkışı aynı yerde yemek yiyorsunuz. Herkesin birbiriyle bağı oluyor böylece.

-Peki gelecek için bir hayaliniz, planınız var mı?
+Ntv Spor'da program yapma gibi bir hayalim var. Ama şu anda Fenerbahçe muhabirliğinde tecrübeli sıfatına geçmek istiyorum, onun için ilk önce burada biraz pişmek istiyorum. Kısa vadede hedefim, Fenerbahçe muhabirliğinde "Bu çocuk işini düzgün yapıyor." dedirtmek insanlara. 

-Mesleğinizin zorluklarından ve düzensiz bir hayat tarzı olduğundan bahsettik fakat işinizi hayal eden benim gibi gençler de var. Özellikle sizin NTV'ye giriş hikayeniz benim gibiler için çok ilham verici. Onlara ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz? Nasıl bir yol izlememiz gerekiyor? 
+Muhabirlik, insanın okuduğu okulla pek alakalı bir iş değil. Benim de okuduğum okulla alakalı değil. Daha çok insanın içindeki hevesiyle ilgili bir meslek. Gençlere ise bir yerden başlamalarını öneririm, en tepeden başlanmıyor bu işe. Mutlaka mutfağından veya en alt kademeden stajyer olarak başlıyorsun. Orada kendilerini göstersinler, gerekirse gece gündüz çalışsınlar. Ben ilk başladığımda 6 ayda sadece 4 gün izin yaptığımı biliyorum, çok yorucu ve düzensiz bir iş. İkinci olarak yabancı dil çok önemli bence. Benim daha önceden İngilizcem vardı zaten ama muhabirliğe başladıktan sonra Portekizce dersleri de almaya başladım. Şimdi birçok Brezilyalı, Portekizli oyuncu geliyor, onlarla direkt olarak konuşabilmen lazım. Aslında çoğu İngilizce biliyor fakat adamın anadiliyle onunla iletişime geçebilmek seni bir adım öne geçirir. Bu arada hala Portekizce derslerine devam ediyorum. 

Ayrıca dışarıdan çok parlak görünüyor bizim işimiz, gerçekten çok keyifli ve zevkli ama herkese uygun bir iş değil. Düzenli bir hayatın yok kesinlikle. 

-FB TV, GS TV, BJK TV gibi kanallarda daha kolaydır tabi ki.
+Kulüp kanallarında oluyor, evet. Dışarıda öyle değil. Hayatınızdan çok ödün veriyorsunuz bu işte. Gerçekten seviyorsanız, "Tamam abi, ben bütün kariyerimi bu mesleğe veriyorum." diyorsanız ve evli değilseniz, çocuğunuz yoksa muhabir olabilirsiniz. Genç yaşta daha rahat yapabilecek bir meslek. 

-Mesleğin dinamizmi de gençlerin daha rahat yapmasını sağlıyor tabi, hiç yoktan iki haftada bir İstanbul dışındasınız.
+Seneye Fenerbahçe Avrupa'ya gittiğinde daha da zor olacak. (Gülüyoruz.) Haftada 1-2 gün kendi evinde kalabiliyorsun. Ben ayrı yaşıyorum ailemden, onlarda İstanbul'da olmasına rağmen ancak 2 ayda 1 görüşebiliyoruz. 

Kısa kısa...

-Sevdiğiniz spor yazarı?
+Mehmet Demirkol.

-Spor programı?
+90+'yı beğeniyorum.

-Favori filminiz?
+Pi'nin Yaşamı ve Fight Club.

-Favori sanatçınız, sevdiğiniz bir grup?
+Jimi Hendrix hastasıyım, bahsettiğim festivale gitmemin sebebi de Foo Fighters.

-En sevdiğiniz sporcu?
+Luis Figo, hatta küçükken saçlarımı da onun gibi yapmak isterdim ama tanışınca çok büyük hayal kırıklığına uğradım. İlk röportajımı onunla gerçekleştirmiştim, çok cana yakın ve nazik biri değildi. Bir de Ertuğrul Sağlam. Onunla da tanışma şansı yakaladım ama hayal kırıklığına uğramadım. Çok beyefendi bir insan.

-Benim sorularım bu kadar. Röportaj yapma teklifimi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ederim.
+Rica ederim, ben de teşekkür ederim.


5 Şubat 2015 Perşembe

Madrid Meydan Savaşı: Simeone mi Ancelotti mi?


Madrid şehrinin 2 büyük takımı Atletico Madrid ve Real Madrid, Cumartesi günü saat 17'de Vicente Calderon'da kozlarını paylaşacak. İki takım arasında geçmişten gelen büyük bir rekabet olduğunu biliyoruz ancak Simeone sonrası dönemde bu çekişmenin ateşinin her geçen gün arttığını görmekteyiz. Son dönemde Atletico'nun genel anlamda yükselen performansı doğru orantılı olarak Madrid derbilerine de yansıdı. Öyle ki 2 ezeli rakibin Şampiyonlar Ligi finalinin ardından oynadıkları son 5 maçın 3'ünü Atletico kazanırken 2'si berabere bitmişti. Başka bir deyişle bu sezon Real Madrid Atletico Madrid'e diş geçiremedi.

Simeone ve Ancelotti, 2 sezonda toplam 10 kez karşılaştı. Üstünlük ise 4-3'le Simeone lehine. İstatistiklerde göze çarpan bir başka önemli etken ise Ancelotti'nin La Liga'da Simeone'yi yenememiş olması.Zira Ancelotti'nin derbi zaferlerinin 2'si Kral Kupası'nda 1'i de Şampiyonlar Ligi finalinde. Öte yandan Real Madrid La Liga'da oynadığı son 5 maçta 5 galibiyet alarak Vicente Calderon'a oldukça moralli bir şekilde gidecek. Atletico ise lig ve kupada oynadığı son 8 maçın 3'ünde Barcelona, 2'sindeyse Real Madrid'le karşılaştı. Oldukça yorucu ve yıpratıcı bir fikstürün ardından derbi mücadelesine çıkacaklar.

Bu kritik maç öncesi Atletico'da durumları merak edilen Arda Turan ve Tiago bugün takımla beraber çalışmaya başladı ve derbide forma giymeleri bekleniyor. Real Madrid cephesinde ise 2 maçlık cezası biten yıldız oyuncu Cristiano Ronaldo, Atletico karşısında sahadaki yerini alacak. Fakat hafta içi Madrid ekibinin Sevilla ile oynadığı karşılaşmada sakatlanan Sergio Ramos ve James Rodriguez'in Cumartesi günü oynayamayacakları açıklandı. Bu iki oyuncunun eksikliği Eflatun Beyazlılar'ı oldukça zorlayabilir. Bunun yanı sıra konuk ekipte Modric ve Pepe'nin sakatlıkları devam ederken, Marcelo da kart cezalısı olduğu için derbide forma giyemeyecek.

Ev sahibi takım Atletico Madrid, iç sahada genellikle tercih ettiği 4-4-2 dizilişinden şaşmayacaktır. Bu dizilişte alan paylaşımı ve saha içindeki yardımlaşmayı daha rahat bir şekilde yapabiliyorlar. Özellikle savunmada boşlukları kapatma konusunda başarılı olmalarını da bu dizilişe borçlular. Real Madrid'in aksine Atletico'da maç öncesi eksik yok ve ideal 11'leri ile derbiye hazır durumdalar. Real'in savunmadaki eksiklerini göz önünde bulunduracak olursak agresif ve isteyen bir Atletico hücum hattını durdurmaları gerçekten çok zor olacak. Bilhassa Kırmızı Beyazlıların hücum hattının formda olması, Simeone'yi ilerideki ikiliyi oluşturmak konusunda güç durumda bırakıyor. Fakat Arjantinli çalıştırıcının, Griezman-Mandzukic ikilisini tercih edeceğini ve Torres'i de önemli bir silah olarak kenarda hazır tutacağını düşünüyorum.
Ronaldo'suz 4-4-2 formasyonunda izlediğimiz Real Madrid'in bu karşılaşmada, Ronaldo'nun dönüşüyle, her zamanki alıştığımız 4-3-3 dizilişiyle sahaya çıkmasını bekliyorum. Ramos'un yokluğunda Nacho'nun, Varane'a tandemde partnerlik yapması kuvvetle muhtemel. Ancelotti'nin, orta sahadaki üçlüde James'in eksikliğini daha defansif bir oyuncu olan Khedira'yla telafi edeceğini düşünüyorum. Khedira'nın oynaması durumunda orta sahada Isco ve Kroos'un özgürlük alanının daha geniş olması, Los Galacticos için büyük bir avantaj olabilir. İlerideki ölümcül üçlü ve kalede ise sürpriz beklemiyorum.


La Liga'da 21 maç sonunda 54 puanla liderlik koltuğunda oturan Real Madrid, kazandığı takdirde 3. sırada bulunan Atletico Madrid ile puan farkını 10'a çıkaracak. Atletico'da ise tek hedef kazanarak ezeli rakibiyle olan puan farkını 4'e indirmek. Bakalım devlerin buluşmasında istediğini alan kim olacak?


2 Şubat 2015 Pazartesi

İkinci Bahar: Milan'ın 7 numarası Jérémy Menez


Beklenti, hayatın her alanında olduğu gibi futbolda da yadsınamayacak büyüklükte bir yere sahip. Özellikle genç oyuncular için büyük beklentilere girmek bazen o oyuncunun kariyerini başlamadan bitirebiliyor. Dünya futbolunda bunun çok sayıda örneğini bulabiliriz. Öte yandan Jérémy Menez'i bu tarz oyuncuların kategorisine koymak çok doğru olmaz. Nitekim Fransa ve İtalya gibi dev liglerde en önde gelen takımlarda forma şansı bulmuş bir isim. Ancak yıldız oyuncu olma potansiyelini tam anlamda sergileyemediğini ve takım düzenlemelerinde teknik adamların onu daha çok arka planda bulunan takım oyuncusu kimliğinde değerlendirdiği de bir gerçek. Belki de Menez'i kariyerinde ilk kez takımının değişilmez parçası olarak izliyoruz Milan'da. Öyle ki daha şimdiden 3 sezon forma giydiği PSG'de attığı gol sayısının 7 gol gerisinde Menez.


Sochaux alt yapısında yetişen ve kısa sürede dikkatleri üzerine çeken Menez'i Avrupa'da birçok hatırı sayılır kulüp kıskaçları altına almışlardı. Sochaux'da geçirdiği 2 sezonun ardından ismi Manchester United ve Liverpool gibi dev kulüplerle anılmasına rağmen genç oyuncu tercihini Fransızların dev kulübü Monaco'dan yana kullanmıştı. Monaco'da geride bıraktığı 2 yıl sonrasında yine Avrupa'nın dev ekipleri Menez'in kapısını ısrarla çalıyordu. Yine İngiliz devlerinin hedefinde olan Fransız yıldız, bu sefer de tercihini "çizme"den yana kullanıyor ve başkent ekibi Roma'ya imza atıyordu. Roma'da ilk 11'de kendine yer edinmeyi başarmıştı fakat ondan beklenen ofansif verimliliği sağlamayı bir türlü becerememişti. Roma dönemi Menez'in arka planda takım oyuncusu hüviyetine bürünmesinde kilit rol oynamıştı. Her zaman yıldız oyuncuları destekleyici bir hücum rolü veriliyordu ona. Ona verilen görevi yerine getirmesine getiriyordu ancak taraftarların hücum oyuncularından beklediği goller ve asistlerdir. Bunun yanı sıra Fransız oyuncunun Roma döneminin yarısı da sakatlıklarla boğuşmakla geçmişti. Roma'da 3 sezonda 12 gol, 22 asistlik performansla oynayan Menez'in istatistikleri pek göz kamaştırıcı olmasa da Fransa'da büyük bir yatırımla yeniden yapılanan PSG'nin kıskacına takılmıştı. 12 milyon euro bonservis karşılığında Roma'nın yolunu tutan Menez, 8 milyon euro bonservis bedeliyle tekrar ülkesinin yolunu tutup PSG'ye imza atıyordu.

Kariyerinin başından bu yana en parlak dönemini Paris ekibiyle geçirdiğini söylemek çok yanlış olmaz. Arap sermayesiyle piyasa dalan PSG'nin değeri her geçen gün artıyordu. Yapılan yatırımlara rağmen PSG, Ligue 1'de şampiyonluğu mütevazi bir bütçeye sahip olan ve altyapıdaki oyuncularıyla zirveye ulaşan Montpellier'e kaptırıyordu. Başarısızlığa tahammülü olmayan kulüp sahipleri önümüzdeki sezona damga vuracak biçimde Ibrahimovic, Lavezzi ve Thiago Silva gibi yıldız isimleri renklerine bağlıyordu. Bu transfer hareketliliği Menez'i bir kez daha arka plana itmişti. Bu sırada 2012'de ilk kez Fransa Milli Takımı'yla büyük bir turnuvaya giden Menez, fena olmayan bir performans sergilese de takımı İspanya'ya elenmekten kurtulamıyordu. Sonraki sezona oldukça iddialı başlayan PSG, bu sefer yatırımlara olumlu cevap veriyor ve Ligue 1'de ipi göğüslüyordu. Menez takımın önemli parçalarından olmasına rağmen Ibrahimovic, Lavezzi, Pastore ve Thiago Silva gibi yıldızların arkasında kalmaktan kurtulamamıştı. 2013-14 sezonu öncesi PSG transferdeki hareketliliğini kaybetmiyordu ve Napoli'nin Uruguaylı yıldızı Edinson Cavani'yle her konuda anlaşıyordu. Bu transfer Menez'i takım içi dengelerde kulübeye doğru götürmüştü. Kısmen sezonun yarısını kulübede geçiriyordu Fransız oyuncu. Ligde 16 maç forma şansı bulan Menez, sadece 2 gol atma başarısı gösterebiliyordu. Sezon sonu sözleşmesi bitecek oyuncunun kafasında Paris'ten ayrılmaktan başka bir şey yoktu. Bu arada PSG 2 sezon üst üste Ligue 1'de şampiyonluğa ulaşıyordu fakat bu başarı Menez'in kişisel mutsuzluğunu gölgeleyemedi. Her maç forma şansı bulabileceği bir kulübe gitmek istediği aşikardı 27 yaşındaki Fransız oyuncunun. 


Nitekim durdurulamaz bir düşüşte olan İtalyan devi Milan, Menez'i bonservisi elinde olarak transfer etmişti. Milan'ın genel transfer politikasına baktığımızda gelen çoğu oyuncunun artık üst seviyede kabul görmeyen oyuncular olduğunu görüyoruz. Menez de bir anlamda onlardan olmuştu. Şu günlerde ise "elini kaldırmaya hali olamayan" Milan'ın çırpınan tek ismi diyebiliriz Jérémy için. Inzaghi'nin genellikle en uçta görev verdiği ve takımın gerçek anlamda yıldızı konumunda olan Menez, şu ana kadarki Milan performansıyla "Ben daha ölmedim." der gibi. Milano ekibinde 22 maçta 12 gol, 2 asistlik performansı oldukça göz kamaştırıcı duruyor. Ayrıca attığı muhteşem ve takımı adına kilit gollerle de kendinden sıkça söz ettiriyor. Bu performansın devam etmesi durumunda kariyerinin çok farklı şekilleneceği kesin gibi duruyor Milan'ın 7 numarası Jérémy Menez'in.


30 Ocak 2015 Cuma

Fransız düellosu: Monaco-Lyon


Ligue 1'in iki formda takımı Monaco ve Lyon, bu hafta sonu Stade Louis II'de kozlarını paylaşacak. Ligde Saint-Etienne deplasmanından mağlubiyetle döndükten sonra 7 maç üst üste kazanan lider Lyon, oynadığı son 14 maçın 13'ünde kalesini gole kapatan Monaco'ya konuk oluyor dediğimiz zaman maçın önemi daha net anlaşılıyor galiba. Kendi şahıslarına münhasır iki Fransız takımından bahsediyoruz. Fransa Ligue 1'i sıkıcı bulan futbolseverler olabilir ancak bu maç atak futbolu ile kontrol futbolunun mücadele ettiği bir karşılaşma olacak. Bu tarz müsabakalarda genellikle kontrollü oyun kazanır fakat Lyon'un müthiş formu göz önüne alındığında da bu kadar emin olmak çok zor. Bu önemli maç öncesi iki takımın oyun anlayışları ve kilit isimleri hakkındaki analizi aşağıda bulabilirsiniz.

MONACO

İlk olarak Monaco'nun sahaya dağılımından bahsetmek istiyorum. Ligde son 7 maçta kendi kalelerinde gol görmediklerini göz önüne alırsak diziliş müdafaa yönünden gayet kuvvetli duruyor. 4-2-3-1 ve 4-3-3, takımın antrenörü Leonardo Jardim'in öncelikli kullandığı 2 formasyon. 4-3-3'ü Jardim'in  genellikle Şampiyonlar Ligi'nde uyguladığı bir saha dizilişi olarak görüyoruz, ligde ise 4-2-3-1'i daha fazla tercih ediyor Portekizli çalıştırıcı. Monaco'nun savunma başarısında agresif ve kompakt bir takım oyunu büyük önem taşıyor. Agresif ancak kontrollü baskı, top çalma konusunda onları yetenekli bir ekip haline getirmiş durumda. Hava toplarında fizik güçleriyle fark yaratmış durumdalar. Ne yazık ki takımın orta alandaki savaşçı ve hava toplarında en etkili olan oyuncusu Bakayoko sakatlığı nedeniyle Lyon maçında sahada olamayacak. Savunmada da Jardim'in gözdelerinden Abdennour'da Afrika Uluslar Kupası gerekçesiyle karşılaşma da forma giyemeyecek. Abdennour'un olmayışı asıl pozisyonu sol bek olan Raggi'nin tandeme geçmesine sebep oldu son haftalarda. Genç Brezilyalı stoper Wallace ile tecrübeli İtalyan Raggi'nin uyum yakaladığını söylemek şu an için mümkün.

Hücum anlamında yeterince üretken olmaması beklenen bir savunma takımı hüviyetinde olsalar bile gol yollarında kontra ataktan daha fazlasını gösterebiliyorlar. Kısa paslar ve ara topları onlar için hücum bölgesinde çok değerli. Gol pozisyonu yaratma konusunda Carrasco gibi değerli bir ayağa sahipler. Jardim'in genellikle sol çizgide görev verdiği Carrasco'yu hücum varyasyonlarında daha etkin kılabilmek adına son oynadıkları Lille maçında forvet arkası gibi oynatması işe yaramış duruyor. Orta alanda Moutinho ve Toulalan'ın destekleriyle oyunu rakip yarı alanda tutma konusunda başarılılar. Jardim'in bazı maçlarda Toulalan'a stoper mevkinde görev verdiğini de belirtmek gerekiyor. Savunma oyuncularının topla haşır neşir olmasından hoşlanan bir antrenör. Hücum seçeneklerine dönecek olursak bir savunma takımında hayal edebileceğimiz gibi kontra atak ve duran toplarda da oldukça tehlikeliler.

Şahsım adına Monaco'nun muhtemel 11'i şöyle olabilir:


LYON

Sezona talihsiz bir şekilde Avrupa Ligi'ne veda ederek başlamışlardı ve bu felaket başlangıcın tüm sezona yayılması bekleniyordu tüm otoriteler tarafından. Ancak genç ve dinamik bir kadronun yanı sıra Hubert Fournier gibi hücum futbolunu seven bir antrenörün sayesinde işleri terine çevirmeyi başardılar. Tabii ki Alexandre Lacazette isminde bir gol makinesine sahip olmaları da cabası. Takımını ligin zirvesine taşırken kendisini de oynadığı 22 maçta attığı 21 golle gol krallığın tablosunda en üst sıraya taşıdı. Fakat Monaco maçı öncesi Lyon'a Lacazette'den kötü haber geldi. Sakatlanan yıldız oyuncunun 3 hafta sahalardan uzak kalacağı bildirildi.


Lyon takımının sahaya dağılırken genel olarak tercih ettiği sistemin 4-3-1-2 olmasına karşın, Fournier son lig maçında Metz'e karşı 4-4-2'ye benzeyen bir dizilişle takımını sahaya sürdü. Aslında yine 4-3-1-2 gibiydi fakat biraz daha 4-4-2'ye benzer oynadıklarını belirtmek gerek. Takımın en güçlü özelliklerinden birisiyse istikrarlı bir kadro yapılarının olması. Misal Monaco 11'ini dizerken çektiğim güçlüğü Lyon için çok fazla yaşamayacağım. İstikrarlı bir 11'e sahip olmaları ve takımın kendi içinde uyumu hızlı bir şekilde yakalaması onları ligin zirvesine taşıdı. Takımın oradaki 3'lüsü ve ilerideki 2'lisinin yakaladığı uyum ise tam anlamıyla muazzam. Ortada Gonalons'un ön libero oynadığı ve daha çok pis işlere baktığını bu sayede de topu ön alana taşıma konusunda Tolisso ve Ferri'nin daha rahat ve demarke oynadığı bir oyun yaratma konusunda başarılı olduklarını söyleyebilirim. Forvet arkası pozisyonunda ise tercihi Malbranque ve Ghezzal arasında değişebiliyor Fournier'in. İleri de ise Fekir'in yaptığı koşularla bazen kendine bazen de Lacazette'e pozisyon yaratması, Lyon takımının başlıca hücum silahlarından. Hücum konusunda oldukça çeşitli bir ekip olmaları rakiplerinin onlara karşı çoğu zaman agresiflik derecesini aşmalarına neden oluyor. Monaco gibi agresif oynamaktan kaçmayan takımlar onlar için tehlikeli.

Tam anlamıyla bir hücum takımı görüntüsü çizmekten kaçınmıyorlar. Kontradan, duran toplardan, bireysel yeteneklerden ve kurulu set hücumlarından her bir hücum şablonundan gol atma potansiyeli olan bir takım. Savunma anlamında ise 4'lü savunmanın ortasında görev yapan Umtiti ve Bisevac'ın uyum sağlaması, Fournier için çok değerli oldu. Nitekim zaman zaman Gonalons'un da onların arasına girip 3'lü bir savunma duvarı örmeleri başlıca savunma taktiklerinden. Ayrıca savunma tandeminde başarı sağlayan tecrübeli-genç ikilisini de yakalamış durumdalar. Zayıf yönleri olarak hava toplarındaki eksiklerini belirtmek çok yanlış olmaz. Fakat yerden ve kısa paslardaki başarılı oyunları bu iki stoperi Lyon için biçilmiş kaftan yapıyor.

Şahsım adına Lyon'un muhtemel 11'i:


Yukarıda iki takımında güçlü ve zayıf yönleri hakkında bazı bilgiler paylaştım. Bu karşılaşma bu sezon iki takımı karşı karşıya getiren ilk mücadele değil elbette. Ligin ilk yarısında Stade Gerland'da oynanan karşılaşmayı ev sahibi ekip Lyon 2-1 kazanmıştı. Bundan sonra da Fransa Lig Kupası'nda eşleşen iki ekip 90 dakikada ve uzatma sonunda yenişememiş, penaltı atışları sonucunda Monaco, Lyon'u kupanın dışında itmişti. Peki bu hafta sonu kazanan kim olacak? Monaco'nun kontrol futbolu, Lyon'un 7 maçlık galibiyet serisini bozabilecek mi? Yoksa Fournier'in öğrencileri bu sınavdan da başarıyla mı ayrılacak? Tüm bu soruların cevabını Pazar günü saat 22'de ilk düdük çaldığında öğreneceğiz.

23 Ocak 2015 Cuma

İspanyol Denizaltısı: Villarreal


1923 yılında kurulan nam-ı diğer "Sarı Denizlaltılar" için çoğu futbolseverin aklına farklı oyuncular ya da hatıralar gelebilir. Şahsen benim için Forlan'lı, Riquelme'li, Cazorla'lı 2006 yılında Kupa 1'de yarı final oynayan takım çok özeldir. La Liga mazisi 15 sene olan bir takım için ciddi anlamda başarılı bir noktada bulundukları aşikar. La Liga'nın 2000'lerine damga vuran takımlardan birisi Villarreal. 3 sezon önce yaşadıkları talihsiz sezonda küme düşmelerine rağmen ertesi sezon tekrardan La Liga'ya yükselme başarısı gösterdiler. 2013-14 sezonunda La Liga'ya dönen takım İspanyol antrenör Marcelino'ya emanet edildi ve hedef Villarreal'i yeniden Avrupa'nın zirvesine taşımak olarak belirlendi. Geçtiğimiz sezonu başarılı bir performansla 6. sırada bitiren Villarreal, Avrupa Ligi'ne katılmaya hak kazanarak kısa vadede Avrupa hedefini gerçekleştirmiş oluyordu. Bu sezon ise şu ana kadar Avrupa, La Liga ve Copa del Rey'de ciddi anlamda göz dolduran bir performans izliyoruz Marcelino'nun öğrencilerinden. Oynadıkları son 16 maçta yenilgi yüzü görmeyen "Sarı Denizaltılar", bu maçlardan 11'ini kazanırken 5'inde sahadan beraberlikle ayrıldılar. Bu göz kamaştırıcı performansın istatistiklerini ve teknik-taktik anlamda açılımlarını incelemeye başlayalım.

Diziliş ve Oyun Anlayışı

Klasik 4-4-2 dizilişiyle oynamalarına rağmen Moi Gomez ve Dennis Cheryshev gibi oldukça ceza sahasının içine girmeyi seven iki kanat oyuncusuna sahip olduklarından bazen 4-2-4'e dönebiliyorlar. Ofansif yönden büyük fayda sağlayan bir sistem oluyor böylece. Ayrıca beklerden ve orta sahadan da hücum bölgesinde oldukça fazla sayıda gol ve asist bulduklarını da eklemek lazım. Oyunu genellikle ortadan oynamak isteyen bir takım oldukları için savunma-orta saha-forvet altılısının düzenli işlemesi çok önemli. Ayrıca bahsettiğim gibi kanat oyuncularının da içe kat etmesiyle orta alanda hem hücumda hem savunmada gerekli oyuncu kalabalığını sağlayabiliyorlar. Özellikle Cheryshev'in savunma katkısı gerçekten muazzam derecede. Genellikle ayağa, kısa paslarla oynamayı tercih ediyorlar, bunun yanı sıra savunma arkasına adam kaçırma başka bir hücum silahları. Yaratıcılık ve bireysel yeteneklerle de pozisyon bulma konusunda kuvvetli olduklarını eklemek gerekiyor. Savunmadan çok hücuma yönelik bir oyun anlayışına sahip oldukları için maçlardaki şut sayıları genel olarak fazla oluyor. En dikkat çekici özelliklerinden biriyse kaybettikleri topları olabildiğince seri bir biçimde geri kazanmaya çalışıyorlar. Bu nedenle savunma çizgilerini daha öne koyuyorlar, geri çekilmek yerine dönen topları toplayıp çabuk bir şekilde oyunu rakip yarı alana yığmaya koyuluyorlar.

Villarreal takımının başarılı yaptığı işleri yukarıda sıraladık, peki her takımın olduğu gibi onların zayıf yönü nedir? "Sarı Denizaltılar"ın göze batan en büyük iki sorunu: Skoru koruyamamaları ve rakiplerine tehlikeli bölgelerde hatalı fauller yapmaları. Bu iki temel sorunu tek bir çatı altında toplamak istersek bunu konsantrasyon eksikliği olarak adlandırmamız pek yanlış sayılmaz. Konsantrasyon eksikliğinin sebebini takımdaki oyuncuların yaşlarının genç olmasına bağlayabiliriz. Öyle ki takımın yaş ortalaması 25.3 ve sadece 2 oyuncularının yaşı 30 ve üstünde. Bunlardan biri kaptan Bruno, diğeri ise Nijeryalı santrforları Uche.

Artı ve eksileri tartıya koyduğumuzda Villarreal'in artılarının ağır basması çok doğal. Bunu takımın şu an 3 kulvarda da başarıyla ilerlemesiyle de görebiliriz.

Kadro

Genç ve dinamik bir kadroya sahip olduklarından ve bunun avantajlarının yanı sıra dezavantajları da yanında getirdiğinden yukarıda bahsetmiştim. Bu dezavantajların yanı sıra kaleci konusunda çok şanslı bir ekip çünkü Atletico geçmişi olan Sergio Asenjo'ya sahipler. Savunmayı önde kurmak demek, teknik adamın kaleciye güvenmesi anlamına gelmektedir bence. Bu anlayışın oturtulmaya çalıştığı dönemde kaleciye oldukça büyük iş düşüyor, ayrıca önündeki savunma hattının çok genç olması Asenjo'nun yükünü daha da arttırıyor. Fakat şu ana kadar Asenjo'nun gayet başarılı bir performans sergilediğini söylemek mümkün.


Asenjo'nun önündeki savunma hattını sağ baştan sayacak olursak; Mario-Gabriel-Victor Ruiz-Jaume Costa şeklinde diziliyorlar. Mario ve Costa takımın oyun anlayışına tam anlamıyla uyan iki bek profili çizdi şu ana kadar. Kısa ve ayağa paslarla oynamaya çalışan, olabildiğince ortayı destekleyerek arkaya atılan tehlikeli topların yaratabileceği boşlukları doldurarak takımın en verimli şekilde sahayı kullanmasını sağladılar. Kompakt oyun olarak nitelendirdiğimiz düşünceyi hayata geçirmede antrenörlerine çok yardımcı oldular diyebiliriz. Savunma tandemini oluşturan ikiliye gelecek olursak Victor Ruiz Valencia'dan da tanıdığımız bir isim. Gabriel'den daha çok topla haşır neşir olduğunu söyleyebiliriz. İki oyuncunun da hava toplarındaki üstünlüğü takımın dönen toplarda ribaundları almasında son derece önemli bir etken. Gabriel'in daha hırçın stoper rolünü üstlendiğini gözlemleyebiliriz. Bu arada İngiliz devi Arsenal'in Gabriel'le ciddi anlamda ilgilendiğini söyleniyor. İki stoper de yaşları itibarıyla hala gelişmeye müsait. Marcelino'nun da futbol mentalitesini sahaya en doğru şekilde yansıtmak için çaba gösterdikleri çok net bir şekilde ortada. Genç ancak bir o kadar da sert ve istikrarlı bir savunma hattına sahip Villarreal.

Villarreal'in başarılı bir performans çizmesindeki en önemli etkenlerden birisi de kadronun istikrarlı olması. Baktığımız zaman ilk 11'inde forma giyen oyuncuları rahatlıkla sayabiliyoruz. Gerçekten takım olarak bir uyum sağlamak ve o kimyayı yakalamak, bir süre beraber oynamaktan geçiyor. Göbekte görev yapan Bruno ve Manu, Marcelino'nun 4-4-2'sinin kalbi diyebiliriz. Oyunun iki yönünü de oynamaya çalışan gerektiği zaman hücumda da savunmada da sorumluluk alan bir ikili. Özellikle son zamanlarda Bruno, attığı serbest vuruş golleriyle dikkat çekiyor. Bunun yanı sıra takımın kaptanı olan Bruno'nun uzun boyuyla kazandığı hava topları, orta sahada kazandığı toplar ve onları hızlı bir şekilde servis edebilmesi takımın seri bir şekilde atağa kalkmasını sağlıyor. Bruno'nun orta sahadaki partneri ise 1991 doğumlu Manu Trigueros. Manu oyunun iki yönünde de etkili olsa da savunma tarafı biraz daha ağır basıyor. Uzaktan şutları etkili olan bir oyuncu ayrıca tehlikeli olabilecek topları keserek takımı kontra-atağa çıkardığını da gözlemleyebiliriz. Kanat oyuncuları hakkında yukarıda da bahsettiğim gibi içeri kat etmeyi seven çizgi oyuncuları. Özellikle Cheryshev hem defansa yaptığı muazzam katkıyla hem de hücumda attığı kilit paslarla takımdaki özel oyunculardan. Moi Gomez'in de savunma yönü pek güçlü olmasa da hücumdaki yaratıcılığı ve takım oyunun refleksi çok kuvvetli. 4-4-2 sistemi için ideal iki kanat oyuncusu diyebiliriz Cheryshev ve Gomez için. Zaman zaman sağ tarafta defansif yönü Gomez'den daha güçlü olan Jonathan dos Santos'u kullanıyor Marcelino. Göbekte ise daha çok defansif yönü güçlü olan Tomas Pina sıklıkla olmasa da görev alıyor.


Dizilişin en ucundaki 2'li ise Marcelino'nun en fazla rotasyona gittiği mevki. Elinde oldukça çeşitli bir malzeme olması da onu buna zorluyor bir anlamda. En çok tercih ettiği ikili ise Vietto-Uche. Luciano Vietto bu sezon attığı 11 golle takımın hücum anlamında en üretken ismi konumunda. Vietto delici sprinter özelliği ve uzak şutlarıyla rakip takımlar için büyük tehdit oluşturuyor. Uche ise daha çok yardımcı forvet tarzında bir görüntü çiziyor. Takım oyununa verdiği defansif katkının yanı sıra hücumda da bulduğunu affetmiyor. Bitiricilik konusunda oldukça yetenekli ve tecrübeli bir santrfor. Aynı zamanda takımın genel oyun tarzına çok uyumlu bir forvet profili. Gerard Moreno da onun yedeği konumunda fakat 12 maçta attığı 10 gol onu ilk 11'e taşıyabilir. Tıpkı Uche gibi savunmaya katkısı ve bitiriciliği üst düzey bir oyuncu. Ara toplardaki yeteneği de göz ardı edilemez. 22 yaşındaki santrforun sezon sonu sözleşmesinin sona erdiğinin de altını çizelim. Santrfordaki bir diğer opsiyonları ise bizim de yakından tanıdığımız bir dönem Galatasaray forması giyen Giovani dos Santos. Oynadığı zaman joker görevinde forma giyen dos Santos, hücumda işin yaratıcılık kısmında yükü çekiyor. Yeri geldiği zaman sol kanatta izlediğimiz Cheryshev'i de öndeki 2'li de görebiliyoruz.

Sonuç

Sezonun şu ana kadarki bölümünde başarılı bir performans sergileyen Villarreal için sezonun geri kalan kısmında yolun sonu güzel gözüküyor. Uzun ve planlı bir süreç takımı eski günlerine taşımakta kilit rol oynuyor. Bu planın düzenli işlemesinde antrenör rolü de oldukça önemli. Marcelino görev aldığı 1.5 yıl boyunca istediklerini sahaya yansıtmayı başardı diyebiliriz. Biz de futbolseverler olarak bu gelişimin tamamlanmasını merakla ve zevkle izlemeye devam edeceğiz.



11 Ocak 2015 Pazar

Yeni yabancı kuralı hakkında


4 yıl önce Türk futbolunu derinden sarsan şike skandalının ardından oluşturulan ve başında Yıldırım Demirören'in bulunduğu yeni futbol federasyonunun başa çıkamadığı en büyük sorunlardan birisi yabancı sınırlaması kuralıydı. Federasyon ilk olarak Milli Takım'a daha fazla ülkemizde yetişmiş futbolcu vermek adına, yabancı kuralının giderek azalacağını duyurup kulüplerimizin bu doğrultuda hareket etmesi yönünde onları uyarmıştı. Bu kararın çıkmasının üstünden 2 sene geçti, hedefe ulaşılamadığı görüldü. 2 senede ulaşılamayan hedef neydi? Bunu da konuşmak lazım aslında. Milli Takım'ın Dünya Kupası'na gidememesi, Euro 2016 Elemeleri'ne rezalet başlaması ve kulüplerimizin berbat Avrupa performansları. Tabi uçuk yerli oyuncu bonservis ve maaşlarını da buna eklemek gerek. Şimdi geldiğimiz noktada, yabancı kuralındaki değişikliği sadece kulüplerimizin berbat Avrupa performansları ve uçuk paralarla bağdaştırabiliriz. Buna ek olarak Türkiye futbol direktörü Fatih Terim'in de Galatasaray'ı çalıştırdığı dönemde yabancı kuralına şiddetle karşı çıkmasını da ekleyebiliriz. Peki planını yabancı kuralının azalacağını düşünerek hareket eden ve ciddi derecede buna para harcayan takımlar ne olacak? Tabi o kulüplerimizin hepsi yeni yabancı kuralının altına imza atmışlardır, bu nedenle haklarını benim koruyacak halim yok. Sonuçta kazığı yiyen onlar, para benden çıkmıyor. Bunun haricinde ligin kalitesinin doğru yabancı tercihleriyle artacağını düşünüyorum. Genç yabancı oyuncular alıp onları altyapıda geliştirmek sadece bir hayal bizim ülkemiz için. Ancak FM'de gerçek olur bu tarz işler bizim ülkemizde. "Henüz kendi oyuncumuzu yetiştiremiyoruz, elin oğlunu mu yetiştireceğiz?" sesleri yankılanır her yerde.  

Milli Takım seviyesindeki başarının yabancı sınırıyla alakasız olduğunu düşünüyorum. Bu düzeydeki zaferlerin temeli olması gerekiyor kesinlikle. Dünya Kupası ya da Avrupa Şampiyonası tarihinde başarılı olmuş her takımın mutlak bir karakteri ve bunu sahaya en iyi şekilde yansıtan oyuncuları olduğunu görebilirsiniz. O beğenmediğimiz "offf bu ne abi, futbol bu mu?" dediğimiz Yunanistan, kesin bir oyun karakteri ve antrenör başarısıyla kupaya uzanmıştı. Milli seviyede altyapıdan en üste kadar antrenör 1 numaralı etki eden faktör bence. En basit örneklerinden birisi son dünya şampiyonu Almanya. Hani o bahsettiğimiz jenerasyon muhabbetini gerçekleştiren adamları diyorum, örnek aldığımız oyuncuları diyorum, yetiştiren ve yeteneklerini işleyen antrenörlerde asıl başarı. Oyuncu kendini geliştirerek ve her yaşta öğrenmeye açık olarak yoluna devam etmeli. Onları bu işe heveslendirecek, motive edecek antrenörler yetiştirmek gerekiyor. Antrenörleri de işlerine tutkuyla bağlayacak, onlara da motivasyon sağlayacak olanakların oluşturulması gerek elbette. Ülke şartlarından ailesini rahatça geçindirecek parayı kazanıp bu dertleri rafa kaldırması ve kendini işine vermesi gerekli. İşte pasaportu için milyon eurolar verilen yerli oyuncuların kazanacağından azalan parayla altyapıya yatırım yapılsın. O zaman Milli Takım seviyesinde bir şeyler olabilir. Ayrıca ülkemizde bulunan bazı kulüplerimizden de altyapı hakkında ders alabiliriz. Bursaspor, Bucaspor, Gençlerbirliği... Aslında bazı sorunları çözmek için bir çözüm üretmek isterken işi daha da uçuruma sürükledik. Umarım bu yabancı kararında ısrar edilir ve sonuç güzel olur.

Son olarak şunu eklemek isterim, ligin kalitesi artacak dedim fakat taraftarların tepkisi nasıl olur bilemiyorum. Şu an yabancı kuralından daha büyük problem boş tribünlere oynanan maçlar. Bunun çözümü Passolig'i kaldırmak mı olur ya da kulüplerin taraftarı tribünden ihraç etmek yerine onları tribüne davet etmek için cezbedici aksiyonlar gerçekleştirmesi mi olur onu da bilemiyorum. Sahadaki oyunun kalitesi cezbedici etkenlerden birisi, bakalım taraftarlar bu konuda nasıl tepki gösterecek?